29 Temmuz 2016 Cuma

"15 Temmuz" Bahsinden Doğan; İki Yanılgı, İki Hayır.

15.07.2016

Bu tarih, siyasi hafızamıza zehir gibi nüfuz edecek ve siyasi lügatımızın ilk maddesine eklenecek bir sorumluluğu teşkil ediyor. Siyasi tarihimizde, bunun gibi bir çok kara gün mevcut. "27 Mayıs" ve "12 Eylül" darbeleri, çeşitli muhtıralar vs. Ancak bu tarih, refah bir zihinle değerlendirebildiğimiz ve karşı koyma kudretini hissettiğimiz, en önemlisi rabbin yanımızda durduğu bir zaman dilimine denk geldi. Bu anlamda hepsinden mühim bir tarih oldu.

15 Temmuz gecesini detaylıca ele alacak kitaplar, belgeseller, makaleler önümüzdeki yıllarda mevcut olacaktır. Bu sebeple detaya temas etmek istemiyorum. Ancak şahsi anlamda, 15 Temmuz'un idrâkime etki eden bir kaç hususunu dile getirmeye de niyetliyim. Gayrimüslümlerin, 2011 yılından itibaren günümüze kadar müdahil olduğu ve olacağı Suriye meselesini de bu yazının bağlamına çekeceğim. 

İç savaşın bu denli kuvvetlenmediği dönemlerde, Türkiye bir şekilde ve bir sebeple Suriye iktidarına cephe almak durumunda oldu. Hem diplomatik, hem askeri bir cepheleşmeydi bu. Cepheleştiğimiz dönemlerden aklıma çalınan bir fikri aktarmak istiyorum. "Biz neden Suriye'nin iç işlerine müdahil oluyoruz?" Ana muhalefetin de sahiplendiği bu fikir kırıntısına, toplumun her kesiminden destek geldi. Tabi resmi destekten öte fikri bir destekti bu. Ancak böyle bir tabloya dahi izin verilmemeliydi. İfadesi bile problem yaratacaktı. Sebebi açıktır: Suriye'deki siyasi belirsizliğin, aynı havzayı paylaşmamız itibariyle bizi de içine alacağı çok açıktı. Biz bundan uzak kalarak değil, başarılı bir müdahaleyle kurtulabilirdik. Müdahil olabildik ancak başarılı olamadık. Burası tartışmaya açıktır. Ancak esas önemsediğim nokta şudur: Yangını söndürmek adına insiyatif almamızdır ve gücümüz nispetinde mücadele etmemizdir. Almasaydık o kapkara dumanlar, bugün genzimizi daha çok yakacaktı. Müdahil olarak süreci yavaşlattığımızı düşünüyorum.

2011'de başlayan çok uluslu Suriye ameliyatında, "pasif bir siyaset izlememiz gerektiği" görüşü etrafında toplanan zevatların, bugün Türkiye'nin başına gelenler karşısında, fikri anlamda büyük bir buhran yaşamaları gerekir. İdraksizliklerini kabul etmeleri ve feraset yoksunu bir dünya görüşüne sahip olduklarını da kabullenmeleri gerekir. Çünkü gayrimüslimin Ortadoğu planlarının içerisinde olduğumuz, bugün itibariyle ayan beyan ortaya dökülmüştür.

Bu darbenin müsebbibi Atlantik'tir. Öne sürdükleri piyonlara aldanılmamalı. Çünkü bu karanlık gücün, 20 senede bir revize ettikleri hain kadroları mevcut. Önümüzdeki yıllarda da aynı paraya tapan, farklı cibilliyetlerde adamlarla şanslarını devam ettirmek isteyeceklerdir.

Bir ikinci husus:

Suriye'deki savaş halihazırda devam ederken, ülkemizde bir şekilde bu savaşın temas alanı haline geldi. En somut haliyle; bombalanan, öldürülen Suriye Müslümanlarının sığınacağı bir liman olduk. Ben buna "liman" dedim, ancak olumsuz değerlendirmelerin de hakim olduğu bir iklimden bugünlere geldik. Bu kara iklimin oluşmasında, içimizdeki münafıkların etkisi büyüktür. Ancak inananların de basiretsizlikle, bu yanılgıya ortak olduğunu biliyoruz.

O kara iklimin öncesindeki, olağan gündemi hatırlayalım: Suriyelilere olmadık küfürler edildi, hor görüldü, ayıplandı. "Neden ülkelerinde kalmadılar, neden savaştan kaçtılar." denildi. -kulaklarım mahkeme-i kübrâda bu küfre şahitlik edecektir- Hatta daha da ileri gidildi "Bunları ülkelerine def edelim" denildi. Kimse düşünmedi, yerin ve göğün yaratıcısının bu küfrün karşısındaki hükmü nedir? Elbette bir hükmü vardı. Yerin ve göğün yaratıcısı "15 Temmuz" gecesi, arzın ve semanın kime ait olduğunu basit bir musibetle bizlere hatırlattı. Çünkü o yetimin de, mağdurun da rabbiydi ve bu gerçekliği unutup, onları hor görenlere bir mesajı olmalıydı. Hem de 80 milyon kuluna, aynı anda.

Bir gecede "vatansız" kalmanın o sert, acımasız yüzüyle karşılaştık. Devlet kanalında okunan korsan bildiriyle dizlerimizin bağı çözüldü, göğsümüz tıkandı. Uçaklar başımızın üstünde tedirgin edici uçuşlar yaptı. Kimi zaman da bombaladı... Kimileri evinden çıkamadı. Anneler, hanımlar; evlatlarının, eşlerinin üzerlerine kapıları kilitledi. Bırakmadı. Çünkü can kıymetliydi. Sevdiğinin kılına zarar gelsin istemezdi kimse. Aslında Suriye'deki zulmün zerresi nispetinde bile ehemmiyet taşımayacak bir korku halini yaşadık. Ancak bu imtihan bile "vatansızlığın" ne olduğunu hatırlattı.

"Suriyeliler neden burada" sorusunun cevabı da o gecede yatıyor: Suriye'liler kendilerini, evine; yani "Türkiye"sine kilitledi.  Suriye'de şehit düşen on binlerce insan, bizim 15 Temmuz'da yaptığımız gibi tankların karşısına çıkanlardı. Ancak onlar başaramadılar. Çünkü güçlü değillerdi. O yüzden bitap düşmüş bir milletin korku halini, sizlerin ev içerisinde düştüğünüz çaresizlikle karşılaştırın.


Velhasıl-ı kelam: 15 Temmuz bizim cesurluğumuz, muzafferliğimiz değildir. Kainat sahibinin, kurumuş idrâkımıza bahşettiği bir can suyudur.  Bundan sonra bir yanılgıya daha düşersek, dünya hayatımız, helakımızla sonuçlanacak. O yanılgıya düşmemek için 15 Temmuz'u bir kahramanlık gecesi değil, bir imtihan gecesi olarak anmamız gerekir.